Aramalar hemen başlayabilirdi, o nedenle bir an önce gitmeliydi. Nereden gittiğinin, nereye gideceğinin bir önemi kalmamıştı artık onun için, çünkü ömrü boyunca tek yaptığı buydu. Gitmek. Hiçbir zaman taşıyamayacağı kadar varlık edinmemiş, gözden çıkaramayacağı bir şeye bağlanmamıştı. Henüz tayken alıp büyüttüğü, gözü gibi koruyup kolladığı, hatta kimi zaman kardeşi olarak kabul ettiği doru atını bile arkasına bakmadan Süleyman Ağa’nın evinin önünde bırakıp gidebilmişti. Kardeşlerini, anasını, amcasını ve onca muhabbetle sevdiği dostlarını bırakarak gidebilmişti. Giderken yanına alacağı bir erzak çıkını, bir kat giyecek, biriktirdiği bir miktar para ve anılardan ibaretti. Yük namına, taşıması en zor olanlarsa anılarıydı, o nedenle iyileri yanına alıp kötü olanları elden geldiğince geride bırakmaya çalışacaktı.
Fuat, Uzunyayla’nın tozlu yollarından Çukurova’nın bereketli topraklarına, Ege’nin zeytinliklerinden Granit Vadisi’nin derin uçurumlarına uzanan fırtınalı bir ömrün kahramanıdır. Abat’ın oğlu, Matgeri’nin yeğeni olarak başladığı hayat yolculuğu onu "bahtsız" olarak anılsa da haksızlığa boyun eğmeyen bir efsaneye dönüştürür.
Erol Gergin, bu eserinde sadece bir adamın yaşam öyküsünü değil; onun ayakta kalma mücadelesini, sadakati, ihaneti ve vicdanın sesini ilmek ilmek işliyor. Okurken Fuat’la birlikte sırtınızı aynı söğüt ağacına yaslayacak, onun hüzünlü mızıkasını dinleyecek ve bir halkın karakterini şekillendiren o sarsılmaz iradeye tanıklık edeceksiniz.